11 Şubat 2026 Çarşamba

Annem ve Yapı Kredi / Murat Çelikkan

Birkaç yıl önce ölen annem, emekliliği boyunca çeviriler yaptı. Farklı yayınevleriyle çalıştı ancak Yapı Kredi ile düzenli ve memnuniyet verici bir ilişkisi oldu. Çevirdiği Amin Maalouf kitapları çok sattı. Annem Esin Talu-Çelikkan öldükten sonra da kitaplar basıldıkça mirasçısı olarak ben para aldım. Doğrusu hiç takip etmedim çünkü her şey çok düzenli yürüyordu.

Taa ki... Bu yıl başında aldığım mektuba ve Yapı Kredi Yayıncılık yönetimi değişene kadar. Yapı Kredi, yazar ve çevirmenlerine telif ödemelerini o güne kadar, kitabın basımından bir ay sonra yapıyordu. Mektuptan anladık ki bunun gerekçesi yazar ve çevirmenleri enflasyona karşı korumak imiş. Ancak artık enflasyonsuz ortam olduğu için dört ay sonra ödeme yapacaklarmış. Yazıyı ciddiye almadım. Anlaşılan Yapı Kredi'nin içinde bulunduğu finansal kriz yayınevine de yansımıştı. Ama bu beni ilgilendirmiyordu. Daha sonra yayınevinin değişen ve sektörün kıdemlilerinden yöneticisinin randevu talebi üzerine görüşmeye gittim. O da, sektörde uygulamanın bu olduğunu -ki değil- artık böyle yapmak istediklerini anlattı. Ben, bu yayınevine insanları bu koşullarda çağırmadıklarını, bankanın ve belki yayınevinin kötü yönetilmiş olmasından benim sorumlu tutulamayacağımı, başkalarının kusurlarının bedelini yazar ve çevirmenlere ödetmenin hiç yakışık almayan bir tutum olduğunu belirttim. Ayrıca bunu kabul etmenin çevirmediğim bir kitap üzerinden çevirmenlere de büyük haksızlık olacağını söyledim. Düşünmemi rica etti.

Düşündüm.

Her ne kadar yukarıda saydığım gerekçeler geçerliliğini koruyor idiyse de bu her yıl baskısı yapılan kitaplar annemin isminin yaşatıldığı tek yerdi. Bunu sona erdirmeye kıyamadım ve dört ayı kabul ettim. Kabul görüşmesinde 30'dan fazla baskı yapmış olan kitaplar için yönetici hanım şunu söyledi: "Yeni baskılarda gördük ki redaksiyon gerekiyor." Yani daha önceki yöneticiler atlamış! 30 basım yapılmış, şimdi akılları başlarına gelmiş! Neyse, 'her çeviri redaksiyon gerektirir' diyerek eğer çevirileri redakte etmek istiyorsa buna itirazım olmayacağını hissettirmeye çalıştım. Ancak kazın ayağı öyle değilmiş. Bu redaksiyon için de yüzde 10 olan telif ücretini yüzde 8'e indirecekmiş. Ben de "Dünyada ve Türkiye'de hangi yayınevinde redaksiyon parası çevirmene ödetilir, bu nasıl samimiyetsiz bir esnaf dilidir" diyerek bunu kabul etmedim. İkaz geldi, "Ama biz yüzde 8 vererek yeniden çevirtebiliriz," diye!

Tüm bunları anlatmamın nedeni Amin Maalouf'un "Doğunun Limanları" adlı kitabının 32. baskısı kitapçılarda. 31 baskıdan sonra çevirmeni değişti.

 

Murat Çelikkan Radikal 18 Eylül 2005

Şiir: Yerli, Batılı, Doğulu / Faris Kuseyri

Mesele dergisinin sorusu:

Günümüzde şiirin Batı’ya öykünen ve postmodernizmle sıkı bir ilişki içinde olduğunu görüyoruz. Ancak sizin şiirleriniz daha yerli. Doğu’yu, Doğu’nun sözcüklerini kullanıyorsunuz. Bu bilinçli, siyasi bir tercih mi, yoksa bunu daha çok estetik bir tercih olarak mı düşünmeliyiz?

Faris Kuseyri'nin cevabı:

— Bizim şiirimiz aslında "hiçbir şey"le doğrudan ilgili değil. Batı şiiriyle de doğrudan bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum.

— Yekpare bir Batı şiirinden bahsetmek elbette mümkün değil, bunu da unutmamak lazım.

— Bu Batı ve Doğu kavramları çok kabadır, gerçek bir lejantı olmayan çocuksu haritalardır.

Mesele dergisi, Eylül 2014


Terazi / Salâh Birsel

...

1919 Nobel Edebiyet Ödülünü kazanan İsviçreli ozan ve romancı Carl Spitteler, Almanların (...) kendi uslarına göre değil, kuramlara, ilkelere göre yargı kestiklerini vurgular. Ona bakılırsa, Almanlar bir yapıtın görkemli ya da dandini olmasını umursamazlarmış, sadece, yapıt, ona güzel olmaya izin veren tanımlara uyuyor mu, uymuyor mu, onu araştırırlarmış. Bir şey daha yaparlarmış, şiir eleştirilerini okur da, şiir okumazlarmış. 

Hani, bizim ulusumuzun da şiir okuduğu pek söylenemez. Bu yüzden de şiirden anladığı çok su götürür. Şairlere sorarsanız, şiirden yalnızca kendileri anlar. Eleştirmenlerse bu ötürşahı, yani ıtır çiçeğini elden kaçırmak istemezler. Ataç da "Şiirden şair, resimden ressam anlar, eleştirmen değil" lafına pek bozulur. Okurları kendinden yana çekmek için de karşılarında parapençe kesilir:

– Şiiri eleştirmen anlayamaz demek, okurlar anlayamaz demektir.

Öte yandan, şairlerin de şiiri ne dereceye değin doğru tarttıkları kuşkuyla karşılanmalıdır. İşin işçilik yanını bilmek, onlara bir kavrama kıvraklığı verirse de çoğunun kıskançköpek olduğu, birbirlerini dikizlemek ve gırtlaklamak için yangın kulelerine tırmandıkları da unutulmamalıdır. 

Burada bu kez de Ataç’a bir aferinbad çekeceğiz.

Çünkü eleştirmenlerin de şairi, öykücüyü kıskanabileceğini dile getiren odur. Ne var, onlara yani günde yedi kez krallıklarını ilan eden eleştirmenlere, doğru yolu göstermekten de geri kalmaz: 

– Şair, öykücü olamadığım için yılların geçiremediği bir sızı vardır içimde. Birtakım kitapları okurken, ‘Ben de yazabilseydim böylelerini’ derim. Ama içimde bu duygu uyandı mı, bilirim o kitabı beğendiğimi, yazanı överim. İmrenmedir bu, kıskanma değil. Ama imrenmeyle kıskanma birbirinden büsbütün başka iki duygu mudur?

Şimdi de lafı orta yerinden alalım.

Bütün bu mırmırık bozanın gerisinde "anlamak" diye bir şey vardır. Şap şap kalabalık şiire gıdım gıdım yaklaşsa da, yukarda, herkesin boyunun yetişemediği yerde onun belli ve değişmez değeri yatar.

Ama bu, şiir denilen kanatsız kuşa kimsenin uzanamıyacağı anlamına gelmez. İyi bir kuyumcu, parmaklarının arasına aldığı vakit altının kaç ayar geldiğini nasıl şipşak çıkarırsa, usta bir anlayıcı da şiirin gradosunu saptamakta hiçmihiç zorluk çekmez. Ne ki, bu gibilerin, anlamak yolunda, her şeyden önce şiiri yüreklerine sokmayı bilmesi, onu anlamak istemesi gerekir. Yani şiirle oturup, şiirle kalkmalı, onunla parimiçipanka olmak için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

Sonunda terazileri, balbademleri yine ekşi tartarsa, bu kez de işin kımpeşliğini, başka yerlerde değil, kendi içlerinde aramalıdırlar.

Gelgelelim ki gelgelelim, buna kimseler yanaşmıyor.


Salâh Birsel, "Terazi", Kediler içinde, İst., 1988

TÜRKÇEDE İLK GORKİ ÇEVİRİSİ ÜZERİNE BİR NOT (Samim Kocagöz'den)

(Sabahattin Ali) yüzüme dikkatli bakıp, ‘Sen Gorki’den bir şeyler okudun mu?’ diye sordu. Ben de, ‘Sahaflarda Gorki’nin, 1912’de, Türkçe’ye çevrilmiş, basılmış, eski harflerle ‘ANA’sını bile buldum!’ karşılığını verdim.

Samim Kocagöz, Bu da Geçti Yahu, İst., 1989, s. 130

Ortalama Meselesi / Fethi Naci

(Ş)öyle diyor Tomris Uyar: "Şimdi yazılan öykülere bakıyorum –çok samimi söylüyorum bunu, kimseyi küçümsemiyorum- bende bir yazma düellosu uyandıracak öykü görmüyorum. O zaman kendimle mi düello edeceğim? Türkiye’de ne iyi, ne de kötü bir şey yapılıyor. Her şey ortalama. Onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. Çünkü zaten kötü değil, zaten iyi de değil." Tomris Uyar gibi aydın bir yazarın ("Aydın" olmayan, ama bir şeyler yazdıkları için kendilerine –her nasılsa- "yazar" denilen yurttaşlar o kadar çoğaldı ki, artık böyle bir ayrım yapmanın zamanı geldi!) böyle sözler etmesi yadırgatıcı geldi bana.

Tomris Uyar niçin 1986’da, 1987’de "yazılan öykülere bakıyor", niçin yalnız "Türkiye’ye" bakıyor? Üstelik Türk hikâyesi Türk romanına da benzemez: İşte koskoca Sait Faik! Niçin ona da "bakmıyor"? İşte Çehov! İşte kendi çevirdiği Cortazar! Niçin onlara da bakmıyor? Ve daha nice hikâyeci!..

 Tomris Uyar, yeter ki gerçekten "yazma düellosu" istesin!

Fethi Naci, Gücünü Yitiren Edebiyat, İst., 1990, s.104-105 (Başlık bana ait - E.T.) 


Annem ve Yapı Kredi / Murat Çelikkan

Birkaç yıl önce ölen annem, emekliliği boyunca çeviriler yaptı. Farklı yayınevleriyle çalıştı ancak Yapı Kredi ile düzenli ve memnuniyet ver...