Tuesday, July 7, 2020

Sıfat Yağmuru Altında

Lyotard ve Jameson gibi modernizmin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı düşünürler neden postmodernist sayılıyorlar? Lyotard bu soruyu (gene) bir paradoksla karşılıyor: “Postmodern olmadan modern olunmaz.” Bu cevaba göre Lyotard nerede duruyor, istediğinize sayın. Jameson ise postmodernizmi yerden yere vuran diğer modernistlerden ve Marksist yoldaşlarından çok uzakta bir yerde duruyor. “Postmodernizmin gerçek bir eleştirisinin ideolojik bir reddiyeden ibaret olamayacağı” kanısında. “Postmodern kültürü mahkûm etmeye çalışmanın da çok yararsız” bir çaba olduğunu söylüyor. Bu düşünceler yoldaşlarınca tehlikeli olarak görülüyor ve postmoderniteyle ‘uzlaşma’ olarak değerlendiriliyor. Jameson bu ithamlara cevap vermiyor. Bunun da çok mantıklı bir nedeni var: Eleştirilen Jameson, eleştirenlerden çok daha ‘katı’ bir Marksist. Şöyle de denebilir: Eleştirenler, son çeyrek yüzyılda olağanüstü yapıtlar kaleme alan Korpi, Unger, Bourdieu, Tilly, Sennett gibi yazarların kazı alanlarında define arayan ve radikal sosyal teorinin ‘Marksist olmayan sol’unda durup solu ‘düzeltmeye’ çalışan kalemşörler. Peki, ne yapıyor Jameson? “Postmodernizmi bütün boyutlarıyla kavramaya, ama ‘içeriden’ kavramaya, böylece döneme ilişkin anlayışımızı dönüştürmeye” çalışıyor. Karşısında dönüşüme kapalı bir kütle var. Jameson, bu kütlenin serçelerine göre “ne yârdan ne de serden geçen” birisi. Şahinlerine göre ise “hem muhalif hem içkinci”, “hem aşkıncı hem maddeci”. Yani, hiçbiri.

[2014]

No comments:

Post a Comment